TÜRK SAĞINA YUTTURULAN ABDÜLHAMİT EFSANELERİ
TÜRK SAĞINA YUTTURULAN ABDÜLHAMİT EFSANELERİ
II. Abdülhamid hakkında Türkiye'de yıllardır iki uç anlatı dolaşıyor.
Bir tarafta onu Osmanlı'nın bütün sorunlarından sorumlu tutanlar, diğer tarafta ise “Ulu Hakan”, “Kızıl Sultan”, “bir karış toprak vermeyen padişah” gibi birbirinin zıddı ama aynı ölçüde siyasallaştırılmış sıfatlarla anlatanlar var.
Oysa tarih, bir padişahı sevmek veya sevmemek üzerine değil; belgelere ve olayların kronolojisine bakılarak anlaşılır.
Necip Fazıl Kısakürek'in Ulu Hakan Abdülhamid Han kitabı ile son yıllarda popülerleşen Payitaht Abdülhamid dizisi, II. Abdülhamid'i tarihî bir şahsiyetten çok, belirli bir siyasî ve ideolojik anlayışın kahramanı olarak sunuyor.
Sorun Abdülhamid'in iyi veya kötü bir hükümdar olması değil.
Sorun, hakkındaki efsanelerin tarihî gerçeklerin yerine geçirilmesi.
1. “Abdülhamid 30 yıl bir karış toprak kaybetmedi” mi?
Hayır.
II. Abdülhamid 1876-1909 arasında hüküm sürdü ve bu dönemde Osmanlı Devleti çok ciddi toprak kayıpları yaşadı.
1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı bunun en büyük örneklerinden biridir. Savaşın ardından Osmanlı Devleti Balkanlar ve Kafkasya'da büyük topraklar kaybetti. Kars, Ardahan ve Batum Rusya'ya bırakıldı; Bulgaristan özerk bir prenslik haline geldi.
Bununla da bitmedi.
Tunus 1881'de Fransa tarafından işgal edildi. Mısır 1882'de İngiliz işgaline uğradı. Girit üzerindeki Osmanlı hâkimiyeti giderek zayıfladı. 1908'de Bulgaristan bağımsızlığını ilan etti.
Dolayısıyla “Abdülhamid döneminde bir karış toprak kaybedilmedi” cümlesi tarihî bir görüş değil, açıkça yanlış bir iddiadır.
Elbette burada bir başka hataya da düşmemek gerekir:
Bu toprak kayıplarının tamamını “Abdülhamid sattı” diye açıklamak da aynı derecede yanlıştır.
Osmanlı Devleti zaten 19. yüzyılın ikinci yarısında büyük bir askerî, ekonomik ve diplomatik kriz içindeydi. Abdülhamid'in yaptığı şey, bu kriz içerisindeki imparatorluğu mümkün olduğunca uzun süre ayakta tutmaya çalışmaktı.
Bu, onu kusursuz bir hükümdar yapmaz.
Ama başarısız olduğu her alanı da tek başına onun üzerine yıkmayı gerektirmez.
2. “Ahlakçı padişah” anlatısının yanında 1884 genelev düzenlemesi neden konuşulmuyor?
II. Abdülhamid döneminde İstanbul'da fuhuşun tamamen ortadan kaldırıldığı gibi bir durum söz konusu değildi.
Tam tersine, 1884 yılında yayımlanan bir düzenlemeyle Galata ve Pera'daki genelevler resmî bir denetim sistemi içine alındı.
Buradaki önemli nokta şudur:
Bu, “Abdülhamid genelev açtırdı ve fuhuşu teşvik etti” şeklinde basitleştirilecek bir konu değildir.
Devletin amacı fuhuşu ortadan kaldırmaktan ziyade, mevcut durumu denetim, sağlık ve zabıta düzenlemeleri içerisinde kontrol altına almaktı.
Fakat bu gerçek, Abdülhamid'in günümüzde oluşturulan aşırı ahlakçı portresiyle pek uyuşmadığı için popüler anlatılarda genellikle yer bulmaz.
3. Rakı ve bira fabrikaları da Abdülhamid döneminde büyüdü
Bugün Abdülhamid dönemi anlatılırken alkol meselesi çoğu zaman tamamen görmezden gelinir.
Oysa 1880'lerde II. Abdülhamid'in başmabeyincisi ve maliye nazırlarından Sarıcazade Ragıp Paşa, Tekirdağ yolu üzerindeki Umurca Çiftliği'nde rakı fabrikası kurdu.
Aynı dönemde İstanbul'da modern sanayi tipi bira üretiminin öncüsü olan Bomonti Bira Fabrikası kuruldu. Bomonti kardeşlerin Feriköy'deki tesisi 1890'ların başında sanayi ölçeğinde bira üretiminin önemli merkezlerinden biri haline geldi.
Dolayısıyla “Abdülhamid döneminde alkol üretimi yoktu” demek mümkün değildir.
Fakat burada da slogan yerine tarihî gerçekliği kullanmak gerekir:
Fabrikaları padişahın kendisinin kurduğu söylenemez.
Bunlar özel girişimlerdi ve devlet tarafından ruhsatlandırılıp vergilendiriliyordu.
Yani mesele “Abdülhamid rakı fabrikası açtı” değildir.
Mesele, Abdülhamid dönemindeki Osmanlı toplumunun ve ekonomisinin, bugün anlatıldığı kadar tek renkli olmadığıdır.
4. “İngiliz derin devleti Osmanlı'yı yönetiyordu” iddiası da tarih değil, komplo anlatısıdır
Abdülhamid döneminde İngiliz etkisi elbette vardı.
Osmanlı Devleti 19. yüzyıl boyunca İngiltere, Fransa, Rusya, Almanya ve diğer büyük devletlerin yoğun diplomatik ve ekonomik baskısı altındaydı.
Fakat buradan kalkıp “Osmanlı yönetimi İngiliz derin devletinin eline terk edilmişti” sonucuna ulaşmak başka bir şeydir.
Böyle bir iddia ancak somut belgelerle ortaya konulabilir.
Üstelik Abdülhamid'in dış politikasının önemli özelliklerinden biri, özellikle İngiltere'ye karşı duyduğu güvensizlik ve büyük devletler arasındaki rekabetten yararlanarak imparatorluğun ömrünü uzatma çabasıydı.
Dolayısıyla “İngilizler Osmanlı'yı yönetiyordu” şeklindeki komplo cümlesi yerine, “Abdülhamid döneminde Osmanlı Devleti büyük güçlerin yoğun nüfuz mücadelesi altındaydı” demek tarih açısından çok daha doğrudur.
5. Payitaht'taki mehter başka, tarih başka
Payitaht Abdülhamid dizisinin en dikkat çekici görsel unsurlarından biri mehterdir.
Fakat burada da ciddi bir tarih problemi var.
Mehterhane, 1826'da Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılması sırasında kapatıldı. Yerine Batı tarzında örgütlenen Muzıka-i Hümâyun oluşturuldu.
Dolayısıyla II. Abdülhamid dönemini anlatırken onu sürekli mehter eşliğinde gösteren sahneler tarihî gerçekliği yansıtmaz.
Abdülhamid'in sarayındaki müzik dünyasında Batı müziğinin önemli bir yeri vardı; saray bandosu Muzıka-i Hümâyun bu dönemde faaliyet gösteriyordu. Mehterin yeniden teşkilatlanması ise Abdülhamid'in saltanatının sonrasına, 1914/1917 dönemindeki yeniden kuruluş sürecine aittir.
Bu küçük bir ayrıntı değildir.
Çünkü dizide mehter, Abdülhamid'in “güçlü ve gelenekçi hükümdar” imajını destekleyen görsel bir sembol olarak kullanılmaktadır.
Tarih ise bize başka bir tablo gösteriyor.
6. Gelelim en çok istismar edilen meseleye: Filistin ve Yahudilere toprak satışı
Burada iki farklı iddianın birbirine karıştırılması özellikle dikkat çekicidir.
Birincisi:
“Abdülhamid Yahudilere Filistin'de toprak satmadı.”
İkincisi:
“Abdülhamid döneminde Yahudiler Filistin'de hiç toprak satın alamadı.”
İkisi aynı şey değildir.
1879'da İngiliz Laurence Oliphant tarafından Abdülhamid'e sunulan bir layihada, Yahudi göçmenlerin Filistin'e yerleştirilmesini amaçlayan bir proje önerilmişti. Projede Babıâli'nin yaklaşık 4 milyon 356 bin dönümlük araziyi kurulması önerilen bir şirkete taksitle satması öngörülüyordu.
Fakat çok önemli bir ayrıntı var:
Bu, Abdülhamid'in Yahudilere milyonlarca dönüm toprak sattığı anlamına gelmez.
Bu bir lâyiha, yani proje teklifiydi.
Daha sonra Osmanlı yönetimi Yahudi göçünü ve Filistin'de yabancı Yahudilerin arazi edinmesini sınırlandırmak için çeşitli tedbirler aldı.
Mart 1883'te yapılan düzenlemeyle yabancı uyruklu Yahudilerin Filistin'de emlak satın alması yasaklandı.
Fakat uygulamada sorunlar devam etti.
Çünkü Osmanlı vatandaşı Yahudiler bu yasağın dışında kalabiliyor, ayrıca İngilizler gibi bazı yabancıların Yahudiler adına arazi satın alması gibi yollar kullanılabiliyordu. Bu nedenle Filistin'deki Yahudi yerleşimi tamamen engellenemedi.
Dolayısıyla burada gerçek şudur:
Abdülhamid Filistin'de Yahudi yerleşimini engellemeye çalışmıştır; fakat bunu tamamen başaramamıştır.
Bu gerçek, “Abdülhamid Yahudilere bir karış toprak satmadı” sloganından çok daha karmaşıktır.
Aynı şekilde “Bugünkü İsrail'in toprakları Abdülhamid tarafından Yahudilere satıldı” demek de tarihî gerçekliği çarpıtmaktır.
Bugünkü İsrail devletinin kuruluş sürecini yalnızca Abdülhamid dönemindeki arazi satışlarına bağlamak tarihsel olarak mümkün değildir.
Sonuç
II. Abdülhamid'i sevmek mümkündür.
Onun devlet adamlığına hayran olmak da mümkündür.
İmparatorluğu ayakta tutma çabasını takdir etmek de mümkündür.
Ama bütün bunlar tarihî gerçeklerin yerine efsaneleri koymayı gerektirmez.
Bir padişahın yaptığı doğru işleri anlatmak için yanlışları gizlemeye gerek yoktur.
Aynı şekilde hatalarını anlatmak için de yaptığı doğruları inkâr etmeye gerek yoktur.
Asıl sorun, Abdülhamid'in tarihî bir şahsiyet olmaktan çıkarılıp siyasî bir sembole dönüştürülmesidir.
Necip Fazıl'ın Ulu Hakan Abdülhamid Han kitabı bir tarih monografisi değil, belirli bir dünya görüşünün Abdülhamid yorumudur.
Payitaht Abdülhamid ise bir tarih belgeseli değil, dramatik bir televizyon dizisidir.
Bunlardan tarih öğrenilebilir mi?
Elbette okunabilir, izlenebilir.
Ama tarih öğrenmek için bunlarla yetinilemez.
Çünkü tarih, sevdiğimiz kahramanların kusurlarını saklamakla değil, sevdiğimiz insanların bile yanlışlarını görebilmekle başlar.
Kısacası:
Abdülhamid'i savunmak için efsanelere ihtiyacımız yok.
Eleştirmek için de yalanlara ihtiyacımız yok.
Belge yeter.

Yorumlar
Yorum Gönder