Kayıtlar

Oyuncakların sultanı

Resim
  Oyuncak, her çocuğun hayali... Yıllar geçiyor, oyun çağı bitiyor ama hafızalarımızda her daim yeni kalmayı başarıyorlar. Sanki onları hiç kaybetmemiş, dün bıraktığımız yerdeymiş gibi hatırlanıyorlar. Kimimizin bebeği, kimimizin kara treni, kimimizin kırmızı bisikleti. Hepsi mutlu birer anı, çocukluğumuzun özetiydi. Bizi bir masalın kahramanı yapan oyuncağımız çocuklarımıza da hikayemizi anlatacaktı. Bize gerçek bir kahramanın, bir sultanın hüzünlü hikayesini anlatan bir bebek bulduk bu hafta. İstanbul Saray Koleksiyonu Müzesi’nde son Halife Abdülmecid’in kızı Dürrüşehvar Sultan’ın 10 yaşına kadar kullandığı oyuncak ve eğitim araç ve gereçleri sergileniyor. Beşiktaş-Kadıköy iskelesinin hemen yanında bulunan Milli Saraylar Küçük Su Kasrı Amiri Ayşe Fazlıoğlu ile Dürrüşehvar Sultan’ın koleksiyonunu konuştuk. Osmanlı Hanedanı’nın son halifesi Abdülmecid’in, oğlu Ömer Faruk Efendi’den sonra 26 Ocak 1914 tarihinde Üsküdar İcadiye’de dünyaya gelen kızının adı Dürrüşehvar’dır. Şahlara Mahsus

Kara Lastik

Resim
 BELKİ DE HİÇ GÖRMEDİNİZ   "Gislaved, İsveç’te 1893’ten beri araba lastikleri üreten bir kauçuk firması ve bu firmanın ürettiği otomobil lastiğinin markası iken “Arabaları lastikle yürütüyoruz da neden insanları da lastikle yürütmüyoruz?” düşüncesinden hareketle  bir de Gislaved marka ayakkabı üretelim demişler ve Türkiye’de 1930’lardan günümüze kadar kullanılan bir ayakkabı üretmişler.  Anadolu’da: Ankara lastiği, azim, Cızlavut, Cizlavit, Ermenek, Hasansaka, kara lastik, kelik, lapçın, soğukkuyu, lastik ayakkabı, rastik, Urum, Trabzon lastiği, yemeni gibi adlarla anılmıştır. (Azerbaycan’da adına Qaloş dendiğini belirtmiş olalım.)    Bu ayakkabı sizin yaşadığınız yörelerde hangi isimle anılıyordu orasını bilmiyorum ama zamanın bir kavşağında onunla ayaklarınız topraktan kesilmiştir. Kara lastik ayakkabı ilk defa hangi tarihte ayaklarımla birlikte yerin yüzünde dolaşmaya başladı hatırlamıyorum. Bu namlı ayakkabıyı, çarıktan ayakkabıya geçiş serüveninin en önemli devrimleri arasınd

Akdeniz ve Karadenize verilen isimlerin hikayesi

Resim
  Üç tarafı denizle çevrili olan Türkiye denizlerinin, özellikle Akdeniz ve Karadeniz’in bu isimleri alma hikayesini paylaşacağız bu içeriğimizde. Bu isimlendirme ne işe yaramış, Çinlilerle benzer yanı ne, daha eskiden buralara hangi adlar veriliyordu? İşte Akdeniz ve Karadeniz’in isimlerinin hikayesi. Tıpkı her bölgeye, şehre, semte verilen isimlerin gerçek bir öyküyü, yaşantıyı karşılaması gibi denizlerimizin de isimlerinin böyle olmasının bir anlamı var. Eski Türklerde kara, ak, kızıl gibi çeşitli renkler, yönleri karşılamak ve tanımlamak için kullanılırdı. Buna göre kuzey için ‘’kara’’, doğu için ‘’gök – gök mavisi’’, güney için ‘’kızıl’’ ve batı için de ‘’ak’’ renkleri tercih edilirdi. Yönler için kullanılan bu renkler, gerçek bir renk anlamı taşımaktan çok o bölgedeki bir coğrafî özellikle ya da çeşitli inanışlarla ilişkilendirilirdi. Kara; bir yandan da kapalı hava, sonbahar, güneşsiz ve gölgeli gibi çağrışımlar yaparken, ak ise güneyle de birleştirirsek ateşin rengini, güneşi

Cennet - Aden bahçesi

Resim
  Eski Ahit ve Yeni Ahit'i kapsayan, Hristiyan inanışının temelini oluşturan ve kutsal sayılan kitab-ı Mukaddes ; Adem ile Havva'nın Tanrı'ya itaat ettikleri sürece sonsuza dek yaşayabilecekleri “Aden bahçesi”nden, "Tanrı'nın Bahçesi" olarak bahseder... Bahçenin içinden geçen bir ırmak dört kol olur ve bahçenin sınırlarını aşar. Bu ırmakların adları: Pişon ve Gihon ya da günümüz adlarıyla Dicle ve Fırat'tır. Bu tariflere göre Aden Bahçesi'nin sınırları günümüzdeki Türkiye'nin doğusunu işaret eder... Anlatılara göre; Tanrı henüz dünyaya yağmur yollamadığı için; içinde her türlü ağacın yanında, "yaşam ağacı" ile "iyiyle kötüyü bilme ağacı" da bulunan Aden bahçesinin dışı, kurak, ot bitmeyen kıraç bir alandır. Ayrıca Aden Bahçesi gökte bulunan bir cennet değildir ve Kitabı Mukaddes'e inanan ilk insanlar buranın bir yeryüzü cenneti olduğunu bilir... Böyle bir bilgi ile, Aden Bahçesi hakkında aynı mitolojideki gibi, yüzlerce, bin

BİLETLER NİMET ABLA’DAN

Resim
BİLETLER NİMET ABLA’DAN ALINIRDI Bir zamanlar  yılbaşı klasiklerinden biri haline gelen piyango bileti denilince akla Nimet Abla Gişesi gelirdi. 1899’da İstanbul’da dünyaya gelen Nimet Abla’nın asıl adı Melek Nimet Özden’dir.  Eşi İsmail Beyin 1928 yılında Eminönü Yeni Cami önündeki meydanda tütüncü ve sarraflık dükkanında müşterilerine Türk Tayyare Cemiyetinin çıkardığı piyango biletlerini satmaya başlamasıyla Nimet Abla’nın ilk biletçilik temelleri atılmış olur. Eşi İsmail Bey Tayyare piyango biletlerinin ser bayisi olarak biletleri, tanıtmak maksadıyla küçük esnaflara dağıtır. Satılan biletlerin paralarını tahsil edemeyince işletmesi büyük zarara uğrar ve kapatma noktasını getirir. Bu zor günlerde işin başına geçen Nimet Abla Türk Tayyare Cemiyetinin müdürü Merhum Fikret Bey ile görüşüp cemiyetin bir numaralı bayilik anlaşmasını yapar. 1931 yılının yılbaşında satmış olduğu biletlerden 100 Bin lira büyük ikramiye kazanılması onun uğruna inananların sayısını her geçen gün daha arttırm

Atatürk’ün ajanı

Resim
 Edirne’de iki gün kaldıktan sonra Atina’ya gönderildi. Aradan iki yıl geçti, 26 Ağustos 1922 ‘de başlayan Büyük Taarruz’un ardından Uşak yöresinde, Yunanlıların Küçük Asya Orduları Komutanlığına yeni atanan General Trikopis, yanındaki yüksek rütbeli subaylarla birlikte yakalandı.  İzmir’in 9 Eylül 1922’de ele geçirilmesinden sonra yapılan görüşmelerde Yunanlılar, General Trikopis’e karşı Albay Cafer Tayyar’ı önerdi. Mustafa Kemal bu öneriyi dinlemedi bile. “Jandarma Yüzbaşısı Mümin’i isterim Trikopis’e karşılık!” diye kestirip attı. Mustafa Kemal’in bu önerisi hem Yüzbaşı Mümin’i tanıyan hem de tanımayanları şaşkına çevirdi. Tanıyanlar, Mustafa Kemal’in bir vatan hainine sahip çıkmasını anlayamadılar. Tanımayanlarsa koskoca bir orgenerale karşı bir yüzbaşının takası ne menem iştir diyip kafalarını kaşıdılar! Aslında Mustafa Kemal’in dışında hemen hemen hiç kimse Mümin’in ne yaptığını, asıl kimliğini bilmiyordu. Mümin, İzmir’in işgalinden sonra Ankara’nın yolunu tutacaktı ki, çok iyi R

FAHRETTİN ALTAY

Resim
Fahrettin Altay (12 Ocak 1880, İşkodra - 25 Ekim 1974, Emirgan, İstanbul), Türk Kurtuluş Savaşı kahramanlarından asker ve siyasetçi. Dumlupınar Meydan Muharebesi sonrası Yunan Ordusu'nun geri çekilmesini sağlayarak İzmir'e giren ilk Türk süvarilerinin komutanıdır. 12 Ocak 1880 tarihinde Arnavutluk'un İşkodra kentinde doğdu. Babası Piyade Albayı İzmirli İsmail Bey, annesi Hayriye Hanım’dır. Ali Fikri adında kendinden küçük bir erkek kardeşi vardır. Babasının görev yeri değişiklikleri nedeniyle öğrenim hayatı değişik kentlerde geçti. Mardin’de tamamladığı ilköğreniminin ardından askeri rüştiyeyi Erzincan'da, askeri idadiyi ise Erzurum'da bitirdi. 1897 yılında girdiği İstanbul Harp Okulundaki öğrenimini 1900 yılında birincilikle tamamladıktan sonra Harp Akademisine girdi. Bu okuldaki öğrenimini 1902 yılında altıncı olarak tamamladı ve meslek yaşamına başladı. İlk görev yeri olan Dersim ve çevresinde 8 yıl görev yaptı. 1905 yılında kolağası, 1908 yılında binbaşı rütbesi