Kayıtlar

Atatürk'ün manevi evlatlarından Sığırtmaç Mustafa'nın anısı.

Resim
  Atatürk'ün manevi evlatlarından Sığırtmaç Mustafa'nın anısı. Çobanlıktan Binbaşılığa giden bir hayat.... “Yalova’da 1929 yılının yaz başlangıcıydı. Her günkü gibi sürülerimi almış, otlamaya çıkmıştım. Dağılan sürülerimi toplayarak Balaban Deresi'ne indim. Sığırlarımı otlatarak çiftliğe dönüyordum. Uzaktan yirmi kadar atlı göründü. Aldırmadım. Yoluma devam ettim. Ama en öndeki atlının bana doğru geldiğini gördüm. Atından inerek çiftliğin yolunu sordu. Elimle işaret ederek: - Siz yanlış yoldan gelmişsiniz, çiftliğin yolu şurasıdır, dedim. Atlı tekrar bana dönerek adımı sordu: - Mustafa, diye cevap verdim. O anda yüzünde bir gülümseme belirdi. - Benim de adım Mustafa. Demek adaşız.. Sonra birden ciddileşti, aramızda şu konuşma geçti: -Sen Gazi'yi tanır mısın? -Tanırım -Onu sever misin? -Severim -Niçin seversin? -Paşa olduğu için severim! Tekrar gülümsedi. - Aferin oğlum böyle olmalı! - Sen ne iş yaparsın? Çocuk aklımla mantıklı cevaplar bulmaya çalışıyordum. - İşte bu gö

Veda Busesi şarkısının hikayesi

Resim
Veda Busesi ... Veda busesi sözleri itibariyle iki aşığın birbirine yazdığı şiir olarak algılanmıştır hep. Fakat Veda busesi adlı şiir Orhan Seyfi Orhon'un kanserden ölen kızına yazdığı bir eserdir. Bu ünlü şiirin hikayesi şöyle anlatılmaktadır. Babası kızının kapısını açarken biraz duraksadı. Sessizce kapının kolunu aşağı indirdi, kızının bugün daha iyi olması için dua etti. Gün boyunca kızına doyasıya sarılmayı düşünüyordu.. O yüzden bütün işlerini iptal etmiş, akşama kadar onun yanında oturmayı planlamıştı. Uyuyup uyumadığını kontrol etmek için usulca yatağın üstüne eğildi. Kızı perişan halde görünüyordu... Gözleri hemen yaşaran baba, kızının bu halini görmesini istemediği için usulca eğildi ve dudaklarını kızının alnına koydu. Öpmedi çünkü öpmek çok kısa bir andı. Öylece durdu ve derin derin nefes alarak kızının kokusunu içine çekti Baba kızının alnında öylece durdu. Biraz daha dursaydı gözyaşları kızının yüzüne damlayacaktı, ağladığı anlaşılacaktı. Yatağın yanındaki sandalyeye

Gölgen Bengü Kemal Sunal ile birlikte oynadığı...

Resim
Gölgen Bengü Kemal Sunal ile birlikte oynadığı "Meraklı Köfteci" adlı filmle sinemaya geçerken 'herkes sinema yeni bir yıldız kazandı' diyordu Oysa durum Gölgen Bengü için çok farklıydı. O yılllarda kendisine gelen film tekliflerine ise "Önce okul, sonra film" cevabını veriyordu. Kariyeri boyunca sadece iki filmde rol aldı. Son olarak 1977 yapımı Aslan Bacanak filminde Halim'in kardeşi rolünde izlediğimiz Bengü, daha sonra sinemadan koparak akademik kariyerine ağırlık verdi. Bengü, Boğaziçi Üniversitesi Endüstri Mühendisliği Bölümü'nden mezun oldu. ABD'deki North Carolina A&T State University'de yüksek lisans, Clemson University'de doktorasını tamamladı. Şu anda New Jersey Institute of Techology'de Makine ve Endüstri Mühendisliği Bölümü'nde Profesör unvanıyla öğretim üyeliği yapıyor. Not: Paylaşımları mail ile bilgilendirilmek için lütfen  Tıklayın

Eski Çin’de, idam

Resim
Eski Çin’de, idam   Eski Çin’de, idam mahkûmlarının son gecelerini hep birlikte neşe içinde geçirmelerine izin verilirmiş. Mahkûmlar, cellat da aralarında olmak üzere, hep birlikte sabaha kadar şarkılar söyler, en sevdikleri yemekleri yer ve   pirinç rakısı kadehlerini peş peşe yuvarlayıp mutlu olurlarmış.  Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte, cellât, ansızın hareketlenip palasını çeker ve   hafiften çakırkeyif mahkûmların kellesini, tırpanla başak biçer gibi alıverirmiş. Yine böyle bir infaz ayininde, mahkûmlar, sabahın ilk ışıklarına kadar pek güzel eğlenmişler,   şarkılar söyleyerek yiyip içmişler. Derken güneşin ilk ışıkları dağların arasından görünmüş.   Fakat hiçbir şey olmamış! Mahkûmlardan biri cellada sormuş: “İnfaz neden gecikti?” Cellat, “Gecikmedi ki,” demiş. “Fakat kellelerimiz yerli yerinde duruyor” diye diretmiş mahkûm. “Size öyle geliyor,” demiş cellat, palasına bulaşan kanı göstermiş mahkûma. Dehşete kapılan mahkûm, “Nasıl yani?” diye mırıldanmış. “Ben çok hızlıyımdır,” d

Issız Adam

Resim
Tanıştıklarında kız 24 yaşındaydı; oğlan da 26’nın içindi.  İstanbul’da sevdalandılar; oysa kız Aydınlı, oğlan İzmirli’ydi… Şarkıcıydı güzel kız… Yakışıklı erkek de ipek tüccarı ailenin milli tenisçi oğlu… “Ayyy, ne romantik…” demeye kalmaz, nişanlanırlar…  Ne var ki, hiç nikâh masasına oturamazlar… Olsun varsın; birbirlerini deli gibi seviyorlar ya… Aydın Lisesi’nin radyosunda, babası çakmasın diye, “Parla Nur” takma adıyla türküler söyleyen,   üniversite için İstanbul’a giden, o sırada İlham Gencer ve Şerif Yüzbaşıoğlu ile tanışan,   takvimler 1965’i gösterirken de “Balkan Melodileri Festivali”nde “Niksar’ın Fidanları” ile birinci olan… O kız var ya o kız; kariyerinin “en tepe noktasına” tırmanırken,   kalbini çalan o yakışıklı delikanlı ile, ne oluyor, demeye kalmadan, İzmir’e taşınmasın mı ?.. Oğlan “altın çağı”nda kortlara veda eder… Hayat prensibi olan ; “Gündüz uyur, gece yaşar…” görüntüsünden asla taviz vermez… Alsancak’ta yaşamaya başlarlar. Kendisi de şöhretlidir, hayat arkad